Akdeniz Yeni ve Yakınçağ Araştırmaları

 

 

Akdeniz Yeni ve Yakınçağ Araştırmaları Anabilim Dalı

   Tarihte kurulmuş üç büyük imparatorluğun (Roma, Bizans, Osmanlı) merkezi olan Akdeniz, sadece bu imparatorluklara ev sahipliği yapmakla kalmamış, çevresinde yeşeren uygarlıkların da gelişmesinde ve yayılmasında temel köprü vazifesi görmüştür. Öyle ki Akdeniz havzasında hâkimiyet kuramayan hiçbir devlet gücünü kalıcı hale getirememiştir. Bu coğrafyada Mısır, Minos, Hitit, Miken, Fenike, Hellen, Roma, Doğu Roma, Selçuklu ve Osmanlı gibi tarihinin akışına yön veren gelişmiş uygarlıklar kurulmuştur.

   Yeniçağın başlangıcıyla bu uygarlıklardan Osmanlı imparatorluğu Akdeniz hâkimiyetini oluştururken, XVI. yüzyılda bölgeyi neredeyse bir içdenizi haline getirmiştir. Ege adalarıyla Rodos, Kıbrıs ve Girit adaları bir bir Osmanlı hâkimiyetine alınmıştır. Bu adalar Osmanlı egemenliğine alınırken sadece siyasî bir egemenlik oluşturulmamış, aynı zamanda buralara Anadolu’dan Müslüman-Türk halk da iskân edilerek buralardaki etkinliğin kalıcı olmasına çalışılmıştır. Akdeniz adalarından başka, Suriye, Mısır’ın fethi ile Cezayir, Tunus ve Trablus’ta üstlenen Osmanlılara bağlı mağrip denizcileri, başta Barbaros Hayreddin olmak üzere Akdeniz hâkimiyetini sağlamışlardır.



   Akdeniz’de Osmanlı hâkimiyetinin oluşturulmasıyla bölgede güvenlik artmış, korsanlık faaliyetleri azalmıştır. Öte yandan XVI. yüzyılda gemiciliğin ilerlemesi, teknik gelişmeler, İspanya ve Portekiz’in Atlas Okyanusu’na yayılması, Akdeniz’in Avrupa’daki önemini azalttı. Coğrafi Keşiflerle beraber yeni bölgelerin ve ticaret yollarının bulunmasıyla Akdeniz ticareti azalmış; bu ise bölgeyi elinde bulunduran Osmanlı İmparatorluğu’na büyük darbe vurmuştur.

   Osmanlı yönetimi Avrupalı tüccar devletlere peşisıra ticaret imtiyazları vererek Akdeniz ticaretini canlandırmak istedi. Fransızlardan sonra İngilizlerin ve Hollandalıların Akdeniz’e girmeleri (XVI. yüzyılın sonu), bu denizin, Atlas okyanusu karşısında bir dereceye kadar gerilemekle beraber, yine de önemini koruduğunu göstermektedir. Akdeniz liman şehirlerinin ticaretinde görülen gerileme XVII. yüzyılda atlas okyasnusu limanlarına nispetledir. Ancak Akdeniz stratejik önemini hiçbir zaman kaybetmedi.

   XVIII. yüzyılda Akdeniz’in stratejik önemi bir kat daha önem kazandı. Çünkü bu yüzyılda Akdeniz’e inmek ve bölgede söz sahibi olmak isteyen Rusya’nın politikaları İngiltere ve Fransa’nın Akdeniz siyasetlerinde yeni düzenlemelere gitmelerine yol açtı. Bu durum büyük Avrupalı devletlerin XIX. yüzyılda Akdeniz’deki etkinliklerinin artmasındaki temel etken oldu.

   Fransız İhtilali’nin ortaya çıkardığı fikirler ve siyasi gelişmeler bütün dünyayı olduğu gibi Akdeniz coğrafyasını da derinden etkiledi. Napolyon’un Mısır seferinin (1798) hedefi, İngiltere’nin Hindistan yolunu kontrol altına almaktı. Buna tepki İngiltere Akdeniz’de Fransa’yla karşılaşırken Ruslar da Boğazların kendilerine açılmasını sağladı. Boğazlar konusunda Türklerin nüfuzunun çekilmesi, Rusya ile İngiltere’yi karşı karşıya getirdi. Zira bu tarihten itibaren boğazlar sorunu Akdeniz’de siyasi ve ticari çıkarları belirleyici bir etken haline geldi.

   1800’lü yılların başından itibaren, Fransa’dan ilham alan milliyetçilik akımları Akdeniz kıyılarına da indi. Sırp ve Yunan ayaklanmaları, İtalya hatta İspanya’da milliyetçi fikirlerin uyanması bu akımın sonuçlarıdır. Navarin’de (1827) Osmanlılara galip gelen İngiltere, Fransa ve Rusya, artık Akdenize hâkim olmuşlardı; bunu Yunanistan’ın bağımsızlığı takip etti (1829-1830).

   Fransa’nın 1830’da Cezayir’i işgali Akdeniz’de sömürgeler devrini açarken, Mehmet Ali Paşa’nın Mısır’daki isyanı Güney Akdeniz’deki Osmanlı gücünü yok derecesine getirdi.

   Bu yüzyılda meydana gelen üç önemli gelişme Akdeniz’in durumunu baştan başa değiştirdi. Birincisi düzenli ulaşımı sağlayan büyük tonajlı buharlı gemilerin ortaya çıkması; ikincisi İtalya’nın birliğini sağlaması (1860-1870); üçüncüsü de Süveyş Kanalı’nın açılmasıydı (1869). Bunlar, Akdeniz’in Avrupa-Uzakdoğu yolu üzerinde tekrar önemli bir rol oynamaya başlamasını sağladı. Ticaret faaliyeti birkaç yıl içinde hızla arttı; büyük limanların donanımı ve düzeni ihtiyaca uygun hale getirildi. Fakat bu yeni şartlarda sözü geçen yolların kontrolü de ilgili devletler için çok büyük bir önem kazandı. Almanya da rekabet sahnesinde göründü. Her ne kadar Berlin Konferansı (1878) Rusların Ayastafanos’taki ihtiraslarına set çekti ve Kıbrıs’ı İngiltere idaresine bıraktıysa da, XX. yüzyılın başlarında Balkanlar’da patlak veren buhranlar Akdeniz statüsünün yeniden söz konusu edilmesine yol açtı.

   XIX. yüzyıl sonunda sömürgecilik alanında rekabet arttı. Fransa Tunus üzerinde hakimiyet kurarken (1881) İngiltere Mısır’a yerleşti (1882). Akdeniz’i bölüşmek üzere İngiltere, İtalya, Avusturya, İspanya arasında (1887), sonra Fransa ile İtalya arasında (1900 ve 1902), daha sonra da Fransa ile İngiltere ve Fransa ile İspanya arasında (1904) antlaşmalar yapıldı. Fransa, birtakım tavizler vermek suretiyle Fas’a yerleşebildi (1911). Bu bölüşmelerde bir şey elde edemeyen İtalya, uğradığı zararı gidermek için Osmanlı Devleti’nden Trablusgarp ve Bingazi ile Rodos ve Oniki adayı aldı (1912). Balkan Savaşları ise, Osmanlıları Avrupa’dan neredeyse tamamıyle uzaklaştırdı (1911-1913). Osmanlı İmparatorluğu tamamen Asya sınır-larına çekildiği bir sırada, Avrupa’yı altüst edecek Birinci Dünya savaşı patlak verdi (1914). Gerek Avusturya-Macaristan’ın, gerek Osmanlı İmparatorluğu’nun kuvvetli birer donanmaya sahip bulunmayışı, Akdeniz’de önemli savaşlar verilmesini önledi. Fakat savaşın sonunda üç büyük devlet, (Osmanlı, Rusya ve Avusturya-Macaristan) Akdeniz’den çekilmek zorunda kaldı. Harpten sonra, Yunanistan Ege denizini bir Helen gölü haline getirmek istediyse de Mustafa Kemal, Yunanlıları Anadolu’dan sürerek bu hayali sonlandırdı (1922). Akdeniz’de, yollara hâkim üsleri olan ancak iki büyük devlet kalmıştı: 1920’de, Suriye ve Lübnan’ı “manda” idaresiyle kendine bağlayan Fransa; Filistin, Ürdün ve Irak’ta manda idareleri kuran, böylelikle de Musul petrollerine el koyan İngiltere. Artık sıra Ortadoğu petrolleri macerasına gelmişti. Avrupalıların Afrika’da ve doğu memleketlerinde kalkındırma adı altında giriştikleri hareketler devam ederken ve Süveyş kanalının trafiği 1919-1939 arasında durmadan hızlanırken, Akdeniz memleketlerinde kaydedilen olağanüstü nüfus artışı önemli güçlükler çıkarmaya başladı. Toprağın ve toprak altının fakirliği, nüfus yeterliliğin aşılmasına yol açtı, bundan da yetersiz beslenme ve işsizlik doğuyordu. Bu durum, sağlam temelli ülkelerde otoriter rejimlerle karşılanmaya çalışıldı; bunlardan bazıları kendileri için bir hayat sahası istediler (Faşist İtalya). Bütün bu meselelerin ağırlığı, Avrupa kontrolü altında bulunan Müslüman memleketlerde, Avrupa’dan bir yüzyıl sonra ve Avrupa’ya karşı yönelmiş bir milliyetçiliğin uyanışını hazırladı. Bundan başka, Balfour Beyannamesi (1917) ile harekete geçirilen Siyonizm, Doğu Akdeniz’deki durumu daha da karışık bir hale sokuyordu. Nihayet Mısır, İngiltere’yi önce itibarî (1922), sonra da daha geniş (1936) bir bağımsızlık tanımak zorunda bıraktı. Fas’ta Abdülkerim’in (1921-1926), Libya’da Sünûsilerin (1921-1931), Suriye’de Dürzîlerin (1925-1926) ayaklanmaları, Kuzey Afrika’da ve Doğu’da milliyetçi partilerin kurulması, nihayet bütün dünyayı etkileyen büyük iktisadî kriz (1929), Akdeniz’in parçalanmak üzere olduğunu haber veriyordu. Arnavutluk’un İtalya tarafından ilhakı (1938), İkinci Dünya Savaşı öncesi Akdeniz’de dengesizliğin bulunduğunu ortaya koymuştu. Bu savaş, 1940-1945 yılları arasında bütün Akdeniz’i etkiledi. Savaş sonunda Akdeniz kendisini soğuk harbin, petrol rekabetinin, sömürgelikten kurtulma çabalarının içinde buldu. İngiltere ve Fransa manda idarelerini bırakıp, Doğu’da ve Kuzey Afrika’daki sömürgelerinden çekilmek zorunda kalmıştı. Bunun üzerine, bütün Akdeniz kıyılarında yeni karışıklılıklar baş gösterdi. İsrail’in kanlı şartlar içinde doğması (1947); Cezayir Ayaklanması (1954-1962), Albay Nâsır’ın Süveyş Kanalı’nı millîleştirmesi (1956) gibi. Bu olaylar Batı Avrupa için Akdeniz yolunun petrol bakımından hayatî bir önem taşıdığını ortaya koydu. Öte yandan İngiltere’nin Kıbrıs’tan çekilmesi ve akabinde gelişen olaylar da günümüzde kadar gelen sorunun güncel nedenlerini bünyesinde barındırmaktadır.

   Böylelikle, beş bin yıl önce “medeniyetin anası” olan Akdeniz, iktisadî (petrol ve ticaret) ve stratejik önemiyle dünyanın en önemli bölgelerinden biri olma niteliğini bugün de muhafaza etmektedir.

   Bu bağlamda Akdeniz Uygarlıkları Araştırma Enstitüsü tüzüğünde belirtilen işlev, amaç ve ilkelere uygun olarak, Akdeniz’in siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel tarihini araştırarak bu alandaki bilgi birikiminin kurumsallaştırılmasına hizmet edecek Akdeniz Yeni ve Yakınçağ Araştırmaları Anabilim Dalı’nın açılması zorunlu görülmektedir. Açılması planlanan anabilim dalının araştırma alanını, merkezinde Anadolu Akdenizi’nin yer aldığı Akdeniz Havzası oluştururken; 1453’ten günümüze kadar devam eden süreç tarihsel boyutunu teşkil edecektir. Akdeniz Yeni ve Yakınçağ Araştırmaları Anabilim Dalı söz konusu mekân ve tarihsel çerçeve içerisinde interdisipliner bir akademik birim olarak kurulacaktır. İlgili anabilim dalı, araştırma, uygulama ve lisansüstü eğitim-öğretim faaliyetlerini tarih, sanat tarihi, hukuk, iktisat, coğrafya, dilbilimi, sosyoloji gibi bilim dallarında uzmanlaşmış akademisyenlerce hazırlanarak sunulan ders programı ile gerçekleştirecektir.

   Akdeniz Yeni ve Yakınçağ Araştırmaları Anabilim Dalı, bağlam ve süreç odaklı tüm disiplinler için temel işlevine sahip olacaktır. Doğa Bilimleri alanında çevre-ekoloji; Sosyal Bilimler alanında tarih, demografya, dilbilimi, coğrafya, uluslararası ilişkiler, hukuk, teoloji, toplum bilim, kültür bilim ve halk bilimi gibi farklı disiplinlerden gelen araştırmacılar için Akdeniz Havzası’nın siyasi, iktisadi, idari ve beşeri yaşamının çok katmanlı ve kronikleşmiş sorun alanlarının derinlemesine kavranmasına olanak sunacaktır. Lisansüstü eğitim ve öğretim programları aracılığıyla Türkiye coğrafyası perspektifinde, günümüz Akdeniz Havzası’nın siyasi, ekonomik, stratejik, toplumsal ve kültürel gelişim evrelerini derinlemesine analiz edebilecek, çalışmalarıyla bölgenin süregelen sorun alanlarının tespiti ve çözüm arayışlarına katkı sağlayabilecek uluslararası nitelikte uzman/bilim insanları yetiştirecektir.

 



Akdeniz Uygarlıkları Araştırma Enstitüsü

Akdeniz Uygarlıkları Araştırma Enstitüsü, tarih, arkeoloji, epigrafi, nümiz­matik, sosyoloji, sosyal antropoloji, edebiyat, halk bilimi ve mimarlığa değin geniş bir akademik ağdan yararlanarak Akdeniz’i bir bütün olarak ve karşılaştırmalı bir biçimde araştırma çabası içinde ola­caktır. MCRI, Akdeniz Uygarlıkları’nın maddi ve manevi kültür ürünlerinin tümünü görev alanı içinde ele almayı, bunlarla ilgili ulusal ve uluslararası arşiv belgelerini toplamayı, yazılı ve sözlü tanıklıklar ile her türlü görsel/işitsel bilgiyi derlemeyi ve söz konusu malzemeler­den elde edilen bilimsel verilerin araştırma, yayın, eğitim-öğretim, sergiler ve internet aracılığıyla tanıtıl­masını sağlayacaktır.

CEDRUS

Akdeniz Uygarlıkları Araştırması Enstitüsü tarafından hazırlanan Cedrus, Tür­kiye tarihsel coğrafyası perspektifinde Akdeniz Hav­zası’nın kültür-tarih birikimini inceleyen Eskiçağ, Ortaçağ ve Yeni-Yakınçağ tarihi uzmanları için tartışma zemini bulacakları disiplin­lerarası bir süreli yayın olmayı hedeflemektedir. CEDRUS, farklı disiplinlerden gelen bilim insanları arasında diyaloğun geliştirilmesi, var olan bilginin güncellenmesi ve yaygınlaştırıl­ması süreçlerine katkı sağlayacak özgün ve bilim­sel çalışmaları akademi dünyasının ilgisine sun­mayı amaçlar. CEDRUS uluslararası hakemli bir dergi olup yılda bir kez yayımlanır.

İletişim

Akdeniz Üniversitesi, Akdeniz Uygarlıkları Araştırma Enstitüsü, Dumlupınar Bulvarı, Kampüs, Antalya PK: 07058

Tel: 0 242 227 7690
Tel: 0242 310 61 75 (fax)